Ana içeriğe atla

Aynala beni anne..!



İnsan anne olunca, kendi çocukluğuna da bakıyor. Kendi büyüklüğüne de bakıyor. 
Arada neler olduğuna da. 

Sanki çocuğun bir suymuş, sen koca bir vazoymuşsun, o senin içine dolmuş ve şimdi deliklerin görünür olmuş gibi oluyor. 
Sular fışkırıyor orandan burandan. 

Su aldığın yerleri görüyorsun. Kusurlarını. Zayıflıklarını. Korkularını. Tahammülünü. Enerjini. Sevgini. 
Bugüne kadar kimsenin sana tutamadığı aynayı, o sana tutuyor. 

Bu ne bir dev aynası, ne bir cüce aynası. 
Bu tam olarak seni senin boyutlarında gösteren gerçekçi ayna. 
Işıklandırılmamış, hilesi hurdası olmayan gün ışığı aynası. 
Her şeyin tüm çıplaklığıyla ortaya çıkıyor. Güneşin altındaki bir fıskiyeye dönüşüyorsun yani deliklerinle.

İşin bu kısmı uzun yolculuk. Bu benim hislerimle gördüğüm. 
Bir de duyup öğrendiğim ve bakalım yapabilecek miyim olan bir şey var. 

Aynalama deniliyor buna. 
Hakkında uzun uzadıya yazacak kadar bilgili de değilim ama bildiğim kadarını yazayım, merak eden derinleşsin. 

Aynalama şu: Çocuğunun o sıradaki duygusunu ona yansıtıyorsun, ne olduğunu söylüyorsun.
Ve sonra susuyorsun. 

Mesela okuldan eve gelmiş ve bir arkadaşına kızgın. ‘Şu andan Ali’ye kızgınsın, çok öfkelisin’ diyorsun. 
Mesela oyun oynarken aldın, mama sandalyesine koydun, o da ağlıyor. ‘Şu an hayal kırıklığına uğradın ve üzgünsün çünkü seni oyundan aldım ama şimdi yemek zamanı’ diyorsun. 

Mesela bir kapı cereyandan hızla çarptı, içi hopladı. 
‘Kapı çarptı ve sen korktun.’ diyorsun. 
Kısa bir şekilde duygusunu söyleyip, susuyorsun. 

Fazla yorumlar, açıklamalar, uzatmalar, derleyip toplamalar yok. 

Ama en önemlisi, ‘kızacak bir şey yok’lar, ‘ağlayacak ne var yemeğe oturuyorsun, erkek adam ağlamaz’lar, ’kapı çarptı sadece, korkacak bir şey yok’lar yok. 

Çünkü bunlar ‘senin’ duygun, ‘onun yaşadığı’ değil. 

Onun için önemli olan sen değilsin, kendisi. Kendisinin ne yaşadığını bilmesi. 
Bunu da anca senin aynalamanla görecek. Bir anne ve bir baba olarak ilk görev, ona korkmamayı, ağlamamayı, öfkelenmemeyi öğretmek değil. Ne yaşadığını öğretmek. 
Kendi duygusunu isimlendirerek, onu kendi duygularıyla tanıştırmak. 

Bunu bilmiyordum ben. Kırk yıl düşünsem de bulamazdım. Muhtemelen, duygusunu onarıma geçecektim. 
Halbuki gerçek bu olmayacaktı. Yani, şimşekten ödü kopmuş bir çocuğa, ‘korkacak bir şey yok, o şimşek işte doğal bir şey’ demeden önce bir düşünmek lazım. 
Eğer bunu dersen, kendi yaşadığı duyguyu ketleyecek. 

Gerçekte korkmuş olmasına rağmen, korkmaması gerektiğini düşünecek. Yarın bir gün, annesi babası üzülmesin, kızmasın, hayal kırıklığına uğramasın diye hayal kırıklıklarını saklayan, üzüntülerini gömen, korkularını bastıran birisi olacak. 

Duygularını, anne babanın dümen suyuna göre yaşıyormuş gibi yapacak. 

Halbuki biz büyükler çok iyi biliyoruz ki, duygular hiç bir zaman ‘–mış gibi’ yaşanmaz. Duygu neyse odur, ne yaşadıysak ve ne hissettiysek odur. 

Ha, onu dışarıya bin bir türlü sunabiliriz ama bu ne zor bir şeydir değil mi? Bari çocukken hayat böyle geçmesin derim.

Narsisistik ailelerin çocukları için durum tam tersi. 
Böyle anne babalar kendi duygularını çocuklarına yansıtıyorlar. Ve çocuklar, kendi duygularını atlayıp, onların duygularını aynalamaya başlıyor. 

Süpermarket kuyruğunda, bağırarak ağlayan çocuğuna ‘kes ağlamayı! zaten başım ağrıyor, sabahtan beri koşturuyorum, bir de seni çekemem’ dersen, bu senin duygun olur. 
Onun hayal kırıklığından bahseden olmaz. Sadece senin öfken. 

Ve zamanla bu yavru, sen öfkelenme diye hayal kırıklıklarını arka bahçeye gömer de gömer. 
İleride bir gün de bir terapistin koltuğunda ‘ne hissettiğimi bilemiyorum, ne istediğimi bilemiyorum, kim olduğumu bilemiyorum’ der. 

Çünkü kimse duygularına değer vermemiş, aynalamamış, ona tanıtmamıştır. 
Artık içgüdülerini bile içinde göremez olur. Bence hiç bir anne baba yavrusunu, duygularından soymak istemez. 
Artık kendimizi bir kenara bırakıp, onları aynalayalım. Duygularının aynasında dans etsinler. Boylarını poslarını, güzelliklerini, renklerini olduğu gibi görsünler. 

Hatta sırf çocuklara değil, belki ülkece birbirimize bu aynalamayı daha çok yapsak, herkese bakıp kendi duygumuzu yansıtmasak da, onları aynalamayı becersek, her şey daha güzel olur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

 ABORJİN FELSEFESİ Bir kimse kızdığı zaman, yaşam enerjisi, su ya da kaygan kayalar gibi akmak yerine, her iki tarafa itilir ve keskin uçlu bir mızrak haline gelir.  Bu, bedenin içine girer ve organlara zarar verir. Kızgınlık aynı, bedende yara açan ve çıkarılması zor bir mızrak gibidir. 🍃 Gücenmenin uçları da sivridir ama onunkilerin uçlarında bir diken vardır, onun için bu insanın içine saplanır ve daha uzun süre orada kalır.  Gücenme kızgınlıktan daha zararlıdır çünkü ondan daha uzun sürer. 🍃 Haset, kıskançlık ya da suçluluk endişeden daha karmaşıktır ve düğümler karnında ya da derinin altında olabilir ya da bir başka yerde ki yaşam akışını yavaşlatabilir. 🍃 Üzüntü çok küçük bir bozulmaya neden olur. Ve keder aslında sevgi bağı olan bir çeşit üzüntüdür. Bu, hayatta kalan kişinin ömrü boyunca sürebilir. 🍃 Korku bazı şeyleri sona erdirir.  Korku kan akışını, kalp atışlarını, solunumu, düşünceyi, sindirimi her şeyi bozar.  Korku ilginç bir duygudur çünkü bu,...

MUTSUZLUKLAR EGO YOLUYLA GELİR...

Bir Zen üstadı sokak boyunca yürürken bir adam koşarak gelmiş ve sert bir şekilde ona vurmuş. Üstat yere düşmüş.Ayağa kalkmış ve önceden yürüdüğü yönde, geriye bile dönüp bakmadan tekrar yürümeye başlamış. Yanında bir öğrencisi varmış, Şoka uğramış “Bu adam da kim? Bu nedir? Böyle birileri yaşıyorken, herhangi birisi gelip sizi öldürebilir. Ve siz adamın kim olduğunu, bunu neden yaptığını merak edip dönüp bakmadınız bile” demiş Üstat da, “Bu onun sorunu, benim değil” demiş. Siz aydınlanmış birisiyle çatışabilirsiniz, ama bu sizin sorununuzdur, onun değil. Ve bu çatışmada incinirseniz o da sizin kendi sorununuzdur. O sizi incitemez. Bu bir duvarı yumruklamak gibidir canınız yanacaktır ama duvar değildir sizi inciten. Ego sürekli problem peşinde koşar Neden? Çünkü kimse size ilgi göstermezse, ego acıkmış hisseder. O ilgi ile yaşar Dolayısıyla, birisi size kızgın ve sizinle kavga ediyorsa, bu bile iyidir, çünkü en azından ilgisi üzerinizdedir Eğer birisi severse, iyidir Eğer kimse ...

HAYAT BİR EKO'DUR

Soru: Hayatımıza girenlerin bize ayna olduğunu çok geç öğrendim. Fakat kendime hep şu soruyu soruyorum. Birlikte olmak zorunda olduğum bazı kişilerin benimle karakter olarak hiç alakası yoksa bana nasıl ayna oluyor? ......... Yanıt: Çevremiz düşüncelerimizle oluşuyor. Mesela sevgilimizi, eşimizi nasıl seçiyoruz? Tesadüfen mi? Tabiki hayır! Bilinçaltı kayıtlarımıza dayanarak, frekanslar ve enerji ile karşımıza çıkıyor. Geçmişte en çok eleştirdiğimiz, yara aldığımız yada kınadığımız kişilerin neredeyse aynı karakterde olanıyla karşılaşırız ve bu durumu farketmeyiz. Yada tam tersi, geçmişte bize en ideal bir şekilde rol model olmuş (baba-anne) benzer özelliklerde biri girer hayatımıza...Yani kayıtlarda ne varsa o özelliklerde bir insana rastlarız yada aşık oluruz. ☝ Düşüncelerimiz imgelemelerimiz çok önemli, neyi istemez itiraz edersek onu kabul edene kadar, eleştiriden vazgeçene kadar yeni ortamlarda sürekli o kişilerle karşılaşırız. Bilinçaltı etki-tepki gördüğü kayı...